Kaynak: http://www.turkleronline.com/fikralar/bektasi_fikralari/bektasi_fikralari_sayfa1.htm Alıntı günü: 24 Dukuz (Eylül) 2008 www.turkcesivarken.com TVT Bektaşi Düşnükleri (Fıkraları) ------------------------------ Allah var mı? Bektaşi babalarından birine “Allah var mı” diye sormuşlar. Baba şu cevabı vermiş: Elbet var. Hem de seksen senedir boğuşuyoruz, hep O’nun dediği oluyor. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Ya iğnenin deliğini büyütür ya da deveyi küçültür Bektaşi dervişlerinden birine: Erenler! Cenabı Hak her şeye kadirdir, dersiniz; bir dikiş iğnesinin gözünden bir deveyi geçirebilir mi, demişler. Bektaşi: Vızır, vızır, der. Nasıl, diye sorulunca, Ya dikiş iğnesinin gözünü büyütür, ya deveyi küçültür, geçirir, demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Balıklara ziyafet verebilir Bir Bektaşi, yelken gemisine binip giderken birden bire fırtına zuhur etmekle gemi dalıp çıkmaya, Bektaşi de fena halde korkmaya başlar. Yolculardan biri yanına sokulup “Dedem, korkma, Allah kerimdir” deyince Bektaşi, “Ben de onun için korkuyorum ya, kemal-i kereminden balıklara ziyafet verebilir” demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Dediklerimin aksini yapıyordu Adamın biri hasta yatmakta olan çocuğuna okuyup dua etmesi için bir Bektaşi babasını çağırmış. Bektaşi gelip çocuğun başında okuyup üfleyerek elini sürüp “İnşallah bu çocuk ölür” demiş. Buna canı sıkılan ev sahibi ses çıkarmadan Bektaşiyi yolcu etmiş. Aradan birkaç gün geçince hasta çocuk iyileşip ayağa kalkmış ve bir gün Bektaşi’ye rastlayan adam: Baba erenler, geçen günler seni götürüp hastamıza dua etmeni istemiştik. Siz aksine beddua ettiniz. Fakat Allaha çok şükür çocuk iyileşti. Senin kötülüğün yanına kaldı, diye kahırlanan adama Bektaşi fütursuzca: “Oğlum, o sıra benim Allah ile aram yoktu. Dediklerimin hep aksini yapıyordu. Ben öyle istedim ki çocuğa sıhhat versin” demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Kabahat tarlayı sana gösterende Bir köyde yağmur duasına çıkarlar. Bektaşi de bunlara uyar. Cemaatin arkasından giderken eline geçirdiği bir ağaç dalını kendi tarlasına dikerek başını yukarı kaldırır. Bizim tarla da işte burası. Bari iyice bir yağmur yağdır da sulansın, der. Yağmur duası biter, herkes evine döner ve o akşam şiddetli bir yağmur ve dolu yağar. Bektaşi sabahleyin tarlasını gezmeye gider. Bir de ne görsün, dolu bilhassa kendi tarlasındaki ekinleri mahvedip toprağa katmış. O vakit de başını yukarı kaldırırak Allaha şöyle hitap eder: Kabahat sende değil, sana tarlayı gösteren pezevenkte, der. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Çıplakları giydirseydin Bektaşi’nin biri bir köyden geçer. Birçok çıplak sefil insanlarla birçok temiz tüylü koyun görür. Ey Allahım, koyunların yerine şu çıplakları giydirseydin, der. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) İçen benim, sen mi sarhoş oldun? Bektaşi’nin birisi, bir su kenarına kurulmuş, yavaş yavaş demleniyormuş. Bu sırada sert bir fırtına çıkarak her şeyi altüst etmiş. Şişe devrilmiş, kebap ocağı sönmüş, her taraf toz duman içinde kalmış. Bektaşi gözünü göğe dikerek, “hey Allahım, içen benim, sen mi sarhoş oldun” demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Ondan Al Buna Ver Bektaşi fukarasından biri parasız ve aç olduğu halde bir fırının önünde duruyor, orada zuhurat bekliyormuş. Ekmek alanların biri merkuma bir okka ekmek bedeli olmak üzere bir kuruş vermekle baba eyvallahı bastırdıktan sonra fırına girip yirmi paralık ekmek almış ve kuruşu tezgahtara vermiş. Tezgahtar yirmi parayı iade etmediğinden baba, “Hani ya evlat, bizim kuruşun artanı, demiş ise de tezgahtar: Verdim ya, daha ne istiyorsun, cevabını vermekle verdin, vermedin münâzaası başlamış. Nihayet Bektaşi fırıncıdan paranın üst tarafını alamayacağını anlayarak ve, Haram olsun deyip geçmiş, karşıdaki bakkal dükkanına girerek, Bakkal, şuradan yirmi paralık pastırma ver, demiş. Bakkal bir kağıda sarıp verdiği pastırmayı alınca yürümeye başlamakla bakkal bağırarak, “Hani ya baba yirmilik” dedikte Bektaşi, “Verdim ya ayol, ne istiyorsun” cevabını vererek yoluna devam etmiş. Biraz gittikten sonra kendi kendine düşünerek: "Yarabbi! Sen de biliyorsun ki fırıncı benim yirmiliği yuttu. Ben de bakkalın yirmiliğini yuttum. Sen kadirsin, fırıncıdan al, bakkala ver. Günahı bana olmasın" demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Gücün yetiyorsa şunu kırsana Bektaşi’nin biri, bir kır alemi yapmak istemiş.Doğruca bakkala gitmiş. Ceplerini aramış. Kuruşun birini rakıya vermiş. Öteki kuruşla da ekme, peynir, biraz da pastırma almış. Bir su kenarında oturarak mendilini önüne açmış. Rakı şişesini ve yiyeceklerini önüne sıralamış. Ufak ufak demlenmeye başlamış. Bir aralık o kadar derin bir düşünceye dalmış ki yavaş yavaş yanına sokulan bir köpeğin farkında olamamış. Kurnaz köpek, Bektaşi’nin bu gafletinden istifade ederek usulcacık başını uzatmış. İçinde peynir ile pastırma olan ekmeği kapınca kaçmaya başlamış. Bektaşi kendine gelmiş. Köpeğin arkasından koşmak istemiş. Fakat önündeki rakı şişesinden teselli bularak, “Canım, sade rakı da kafi… Zaten bu dünyada dört başı mamur bir zevke imkan yoktur. Ekmek köpeğin kısmeti imiş. Ben de rakıyı mezesiz olarak hoş görürüm” demiş ve çekiştirmeye devam etmiş. Fakat birdenbire hava kararmış müthiş bir kasırga çıkarak dolu yağmaya başlamış. Bu esnada iri bir dolu tanesi gayet ince olan şişeyi bir anda parçalamış. Böylece rakıdan da mahrum olan Bektaşi’de zerre kadar neşeden eser kalmamış. Bu münasebetsiz doluya fena halde hiddetlenen Bektaşi hemen yerinden fırlamış. Talihin bu aksiliğine söylene söylene şehre dönmeye mecbur kalmış. Yolda bir eskiciye rast gelmiş. Bu adam siper bir yere oturmuş, eski bir ayakkabı tamir edermiş. Bektaşi’nin gözü eskicinin önündeki demir muştaya ilişmiş. Bektaşi hemen muştayı kapmış, semaya doğru kaldırmış. Güya karşısında bir muhatabı varmış da, muştayı ona gösteriyormuş gibi tuttuktan sonra “Benim incecik rakı şişemi kırmak marifet değil. Gücün yetiyorsa şunu kırsana” diye bağırmış. Ondan sonra eskiciye dönerek, “Gördün mü,yaptığı haksızlığın altında kalmadım. Söyleyeceğimi söyledim. Çok şükür, içim biraz ferahladı” demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Tadına bakmamışsın Bektaşi’nin biri hiç zeytin ağacı görmemiş. Bir gün zeytin ağacı olan bir memlekete gelmiş ve üzerinde zeytin bulunan bir ağacın yanına gelerek bir zeytin koparmış. Yemek için ağzına atmış ki çok acı. O zaman bektaşi: “Hey Allahım, bunu Kuran’da methetmişsin ya, tadına bakmamışsın, demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Bugünlerde aramız bozuk Bektaşi bir kasabaya uğramış. Bakmış ki çoluk çocuk bütün kasaba halkı toplanmış, feryad figan ediyor. Bektaşi, “Ne oluyor yahu” diye sormuş. “Yağmur duasına çıkıyoruz” demişler. “Bir yağmur için bu kadar feryat edilir mi? Ben size istediğiniz kadar yağmur yağdırayım” demiş. “Yağdır bakalım” demişler. Bektaşi bir tas su istemiş. Su gelince gömleğini çıkarıp ıslatmış, sıkmış, kurusun diye bir çalının üstüne koymuş. Birkaç dakika sonra sel gibi yağmur boşanmaya başlamış. Halk bektaşinin elini öperek, “Evliya mısın nesin be mübarek” demişler. Baba eliyle gökyüzünü göstererek, “Bugünlerde aramız bozuk” demiş. “Bu işi gömleğim kurumasın diye yaptı. Yoksa bende ne evliyalık ne de kerametten eser yoktur.” (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Amma da ikrara basarsın! Bektaşi fıkarasından birinin yoksulluk canına yeterek, “Yarabbi, bari canımı al da kurtulayım” dediği sırada yanından geçmekte olduğu binanın yıkılmaya başlamasıyla hemen karşı kaldırıma sıçrayarak, “Yarabbi, sen de adamın amma da ikrarına basıyorsun” demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Bir ayna al da yüzüne bak! Bektaşinin biri, ramazan günü bir köşeye çekilip kendi kendine demleniyormuş. Öteden gayet çirkin, çopur yüzlü, suratsız bir herif gelip yanına oturmuş. Bektaşi aldırmayarak keyfine bakmış. Beriki, “Allahtan utanmadan bu koca sakalınla, mübarek günde günah işlemekten çekinmiyorsun” gibi birtakım münasebetsiz saçmalarla zavallıyı rahatsız edince bektaşinin sabrı tükenip hiddetle, “Behey herif! Aynayı al da bir kere şu suratına bak! Sahip çıktığın Allah seni ne hale koymuş” demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Ben her gün taciz etmem Ramazan ayı, dileklerin kabul olduğu aydır. Allahtan ne istersen verilir, demişler. Bektaşi’nin biri de bunu duymuş. Çoktan beri veremediği borcunu ödemek için camiye giderek namaz kılıp, duaya başlamış. “Yarabbi, evine ilk defa geldiğim gündür, ben bunlar gibi günde beş defa gelip seni taciz etmem. Borcumu verecek kadar para ihsan eyle. Bir daha gelmem” demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Benim kapımı alsın kendi evine taksın Bektaşi dervişlerinden birisinin kapısını hırsız çalıp evine götürmüş. Bunu gören bektaşi mahalledeki mescidin kapısını sökerek kendi evine getirmiş. Komşuları bunu neden yaptığını sorarak Bektaşiye kızınca, “Benim evin kapısını çaldılar. Ben de O’na havale ettim. Çünkü O, hırsızı pekala bilir. Onu yakalasın, benim kapımı da alıp kendi evine taksın” der. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Yarabbi sen de mi çocuklara uydun? Bektaşinin biri güpegündüz sokakta oruç yiyormuş. Bunu gören mahalle çocukları babayı taşlamaya başlamış. Biçare kaça kaça memleketten dışarı çıkıp çocukların elinden kurtulmuş. O sırada hava kararıp ani olarak dehşetli, iri taneli bir dolu yağmaya başlamış. Zavallı baba hem doludan kaçıp hem de havaya bakarak şöyle dermiş. “Yarabbi sen de mi çocuklara uydun?” (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Şu merkebin canı çıksa Yanya müzâfatından bir köyün ufak tekyesinde ihtiyar-ı ikamet ve köylülere icra-yı nasihat ile meşgul olan fakir bir Bektaşi babasının bir ineği ile bir merkebi vardı. İneği sağlam, sıhhat ve afiyeti yerinde bir hayvan ise de merkebi hastalıklı, işe yaramaz, alil bir şey olduğundan baba merhametten besliyor, ölüp kurtulmasını da canı gönülden arzu ediyordu. Fakat merkep de bir türlü ölmüyordu. Baba artık bundan bıkmış ve usanmıştı. Bir gece kemal-i sûz ü güdâz ile merkebin mürd olmasını, şu beladan halâsını dua ve niyazda bulunmuştu. Sabah kalkıp da hayvanlara yem ve su vermek üzeri ahıra gittikte merkebin sağ ve ineğin ölmüş olduğunu görür ve müteessir olarak kapının önüne çıkar. O sırada birtakım köylüler de oradan geçiyordu. Bunları durdurdu ve ahıra getirip merkeple ineği göstererek, “Arkadaşlar rica ederim söyleyin, bunun hangisi merkep ve hangisi inektir” diye sordukta köylüler inek ile merkebi iâre ile, “İşte bu merkep, bu da inektir” demiş. Bunun üzerine baba, “Ey ölüm! Sen bu köylüler kadar mı bilmiyordun? Görüyorsun onlar inekle merkebi fark ediyorlar” der ve bu suretle teessürünü izhar eyler. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Pepe Musa Bektaşinin biri, nasılsa bir gün camiye gitmiş. Hoca kürsüye çıkmış, vâz ediyormuş. Musa Peygamberin pepe olduğundan, dilinin açılması için Allaha dua ettiğinden, Tur Dağı’nda Tanrı ile konuştuğundan söz ederken, bektaşi duramaz ellerini göğe kaldırarak “Dağ başında pepe Musa ile konuşursun. Gel benimle konuş, sana neler söyleyeceğim” der. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Bu işe Allah karışmaz İki bektaşi dervişi bir kış günü yola çıkmış. Fakat biraz sonra müthiş bir kar fırtınasına tutulmuşlar. Kuytu bir tarafa çekilerek soğuktan titremeye başlamışlar. Dervişin biri, soğuğun ve tipinin şiddetine tahammül edememiş, “Hey allahım, şurada iki garip dervişi soğuktan dondurmak senin şanına düşer mi” diye söylenmiş. Arkadaşı derhal şu cevabı vermiş: “Derviş Mehmet, allaha kabahat bulma. Bu işe O karışmaz. Başımıza gelen bu iş, o ferman dinlemez mart ayının halt etmesidir.” (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Evvel layık eder sonra atarmış Zürefa-yi Bektaşi’den bir can bir gün eser-i tesadüf bir meyhaneye girer. Hadim-i meygede olan on dört, on beş yaşındaki çocuk fevkalade güzel, hüsn-ü cemalde bî-bedel olmakla beraber nezaket-i tab’a ve letafet-i endama malik bulunduğundan babanın hoşuna gider. Ondan sonra hemen her gün temaşa-yı ruh-ı gülgûn maksadıyla mezkur meyhaneye devama başlayıp her gittikçe ufak tefek hediye götürdüğünden çocuk ile aralarında bir tanışlık hasıl olur. Baba her zaman kendi kendine, “Yarabbi, bunun nihayet cehenneme gideceği şüphesiz. Fakat böyle nazenin bir vücuda nasıl kıyar da ateşe atarsın” der ve düşünür. Bir müddet sonra babaya seyahat görünür. On beş sene kadar Hindistan ve İran’da dolaştıktan sonra İstanbul’a avdet edince ilk işi doğruca o meyhaneye gitmek olur. Sevdiği mahbubun ismi Apostol imiş. Meygedede merkumu göremeyince oturanlardan birine, “Azizim, on beş sene evvel burada bir Apostol vardı. Şimdi ne oldu? Acaba bir yere mi gitti” diye sormakla o zat, “Hayır bir yere gitmedi, hâlâ buradadır” cevabını verir ve tezgah başında yüzü gözü buruşmuş, iri bıyıkları çıkmış, tıraşı uzamış tezgahtarı göstererek, “İşte baba can, sorduğun Apostol budur. Şimdi tezgahtar oldu” der. Derviş dikkatle bakarak başını sallamış ve kendi kendine, “Yarabbi, ben o vakit bir nazenin vücudu ateşte nasıl yakarsın diye hikmet-i rabbaniyene karışmıştım. Bu sualime bugün cevap verildi. Meğer sen evvela onu cehenneme layık bir hale koyar ve sonra ateşe atarmışsın” diyerek meyhaneden çıkar ve bir daha oraya avdet etmez. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Vay kafir hayvan vay Bektaşinin biri, Diyarbekire gitmiş. Oradaki mahut dokuz boğum dedikleri korkunç akrepten o kadar yılmış ki, bütün rahat ve huzurunu kaybetmiş. O sırada birdenbire havalar soğumuş. Bektaşi, bu ani hava değişmesinden titremeye başlamış ve bir Diyarbekirliye, “Yahu, bu sizin memleketin ne acayip havası var. Bir iki gün evvel hava iyi gidiyordu. Birdenbire niçin böyle soğuk oldu” diye sormaya mecbur kalmış. Diyarbekirli, havanın vaziyetinin pek tabii olduğunu söylemiş, “Hav akrep burcuna girdi” demiş. Bektaşi büyük bir korkuya kapılmış, “Eyvah... Yerdekilerin şerrinden nasıl masun kalacağımızı düşünüp duruyorduk. Sanki bu yetmiyormuş gibi, bir de havadaki akrebin tasasını mı çekeceğiz? Allah şu dünyada rahat, huzur vermiyor vesselam” demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Aç kullarına azık yetiştirmektense böyle toptan öldürmek sana daha kolay geliyor Bir vakitler büyük bir kıtlık olmuş. Halk açlıktan kırılırken bir de kâun (ölet) çatmış. İnsanlar sokaklarda, şurada burada düşüp ölmeye başlamış. Bu hali gören Bektaşilerden biri ellerini göğe uçarak, “Hey Allahım, aç kullarına azık yetiştirmektense böyle toptan öldürmek sana daha kolay geliyor” demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Mehmet Ali Paşa’nın kulu Bir bektaşi dervişi yayan olarak Hicaz’a gitmek istiyor. Sofrasını sırtına yükleniyor, keşkülünü koluna takıyor, teberini eline alıyor. ‘”Destur, yâ pir..’ diye yola düzülüyor. Bu uzun yolculuk günlerce, aylarca sürüyor. Gündüzleri yollarda geceleri dağlarda, kırlarda, su başlarında geçiren bektaşi, yorgun, bitkin, harap ve perişan bir halde Mısır’a gelebiliyor. Şehirde kendisini barındırabilecek bir yer aramak için sersem sersem dolaşırken, Hidiv Mehmet Ali paşa’nın sarayı önüne geliyor. Kapının önünde duruyor. Hayran hayran sarayın haşmet ve azametini temaşaya koyuluyor. Tam o esnada bir gürültü kopuyor. Kapıcılardan biri, üzerine saldırıyor, “Çekil be herif, diye bektaşiyi kolundan tutunca bir tarafa savuruyor. Bektaşi neye uğradığını bilemiyor. Kendisinin oradan niçin kovulduğunu düşünüp dururken birden bire sarayın kapıları açılıyor. Parlak ve sırma elbiseler giymiş, oynak bir ata binmiş olan bir adam ağır ağır kapıdan çıkıyor. Yerlere kadar eğilen halkın selam ve ihtiramlarına ehemmiyet bile vermeyerek, mağrur bir eda ile geçip gidiyor. Bektaşi merak ediyor. Geçen adama selam duranlardan birine yaklaşıyor, “kimdir bu zat” diye soruyor ve “Mehmet Ali Paşa’nın kullarından biri” cevabını alıyor. Bektaşi bir an düşünüyor. Kendi perişan kıyafetine şöylece bir göz gezdiriyor. Hemen ellerini semaya kaldırıyor, “Hey Allahım! Ben ki senin kulunum. Bir benim şu halime bak, bir de Mehmet Ali Paşa’nın kulu olan herifin kıyafetine bak. Bak da, sen utan. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Ortaklık Büyük bir tarlası olan baban erenler bostan dikerken iyi mahsul alabilmek için “Ey gani Allahım, bu sene bu bostanlara ortağız” der. Karpuzlar o sene o kadar güzel gelişir ki her biri on beş, yirmi kiloluk olur. Bektaşi’nin keyfi yerinde. O akşam yatağına sırtüstü yatar, türlü türlü hayaller kurar. Allah’la ortaklığını bozar. O akşam bir dolu, her biri ceviz büyüklüğünde. Bütün karpuzları patlatır. Arkasından bir sel, tarlada hiçbir şey bırakmaz. O sırada bir yıldırım çakar. O zaman erenler dayanamaz, “Daha çakmağını çakıp nere bakıyorsun, işte ne bostan kaldı, ne de tarla” der. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Şunu ben yapsam canıma okurdun Bektaşi’nin biri nehir kenarında otururken, biri elinde, biri kucağında iki çocukla bir kadın gelir. Kadın, babaya rica eder, “Çocuğun bir tanesini tut, ötekini karşıya geçireyim, gelip bunu da alırım” der. Baba çocuğa bakar, kadın küçük çocuğu karşıya geçirdikten sonra gelir, öteki çocuğu da alır. Geçirirken tam suyun ortasına gidince ayağı kayarak düşer, hem kadın hem çocuk ikisi de boğulur. Bu acıklı manzarayı gören ve karşıdaki çocuğun da ağlamasını duyan bektaşi başını yukarı kaldırarak, “Hey Allahım! Şu senin yaptığın işi ben yapsaydım canıma okurdun” der. Allaha Emanet Bir gün bektaşi, madem ki Allah’ın evidir, o halde en güvenilir yer de orasıdır, diye eşeğini cami avlusundaki bir ağaca bağlar. Bağlarken de “Allaha emanet” demeyi unutmaz. İşini bitirir, eşeğini almak için camiye döner. Bir de bakar ki eşeği çalmışlar. O zaman şöyle der: “Ey Allahım. Senin evinde sana emanet ettiğim başı bağlı eşeği bile bekleyemedikten sonra cümle alemi nasıl idare edeceksin!” (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Şunu bunun rızkı ile besledikten sonra Bektaşi’nin biri çarşıdan ciğer almış. Evine dalgın dalgın giderken, bir köpek yanaşıp elindeki ciğeri kaparak kaçmış ve bir kenara çekilip yemeğe başlamış. Bunu üzülerek seyreden bektaşi elini yukarı kaldırıp, yüzünü de semaya çevirerek Allaha şöyle seslenmiş, “Şunun bunun rızkı ile besledikten sonra yarat yarat salıver!” (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Adını söyleyemeyenlere ver Bir zengin Kürt beyine bir bektaşi misafir olmuş. Bakmış ki beyin çok malı emlaki var. Bektaşi sormuş: “Bu malı nereden buldun?” Bey demiş: “Bunları bana Allahım verdi.” Bunun üzerine bektaşi Allaha karşı “ver, ver, böyle daha adını söyleyemeyenlere ver” demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Dediğini yaptın ama hayatını bana borçlusun Bir bektaşi nasılsa camiye gitmiş. Vaaz dinlemiş. Hoca vaaz ederken demiş ki, “Her kim on lira sadaka verirse Allah ona on mislini ihsan eder.” Bunu duyan bektaşi hemen eve koşarak sakladığı on lirayı alıp getirmiş, camideki fakirlere dağıtmış. Eve döndüğü zaman karısı işin farkına varınca zavallıyı sille tokat dışarı atmış. Bektaşi doğru yürür. Akşam olunca bir ağacın altında oturup yaptığı işi düşünmeye başlar. Bu sırada karşıdan bir atlı belirir. Bektaşi, korkudan ağacın üstüne çıkar. Bu atlı meğerse bir kızılbaş imiş. Ağacın altında inerek heybesini açar, bir somun çıkararak parçalamaya başlar. Bir tanesini kenara koyup “Bu Ebu Bekir” der. İkincisine “Bu Ömer”, üçüncüsüne “Bu da Allah” der. Sonra sırasıyla “Siz ne diye Ali’nin hakkını yediniz” diyerek bunları birer birer yer. Sıra peygambere gelince, “Sen neden sağlığında bu işi halletmedin” diye onu da yer. Ondan sonra büyük parçaya döner, “Allahım, sen bütün bunları evvelden biliyorsun, ne diye işi başından halletmedin? Ben seni de yemeyim de kimi yiyeyim” der. Bunu duyar duymaz elindeki giden on liranın acısıyla sızlayan bektaşi kızılbaş Allahı da yerse artık alacağını kurtaramayacağını düşünerek haykırır: “Aman, ona ilişme, benim hesabım var.” Kızılbaş, bu sözü duyar duymaz olduğu yere yıkılır, korkudan ve kalp sektesinden ölür. Bektaşi biraz bekler, adamın kımıldamadığını görünce aşağıya iner, adamın can verdiğini anlar. Bir de ne baksın heybesi altınla dolu. Bunu görünce sevincinden çılgına döner, ellerini gökyüzüne doğru kaldırarak şöyle der: “Kurban olduğum Allahım, sözünü fazlasıyla tuttun. Beni zengin ettin. Fakat unutma hayatını da bana borçlusun.” (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Mekandan Münezzehtir Hocanın biri vaaz ederken, “Allah ne yerdedir, ne göktedir, ne sağdadır ne soldadır, ne alttadır, ne üsttedir, ne denizde. Hasılı mekandan münezzehtir. Ancak müminlerin kalbinde” deyince halk arasında bir Bektaşi, “Ey cemaat, insaf edin, geçen gün ben ‘Allah burada yok’ dedim de, ‘Kafir oldun’ dediniz. Bakın hoca efendi Allah yok diyor, hiçbiriniz ses çıkarmıyorsunuz” demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Altı Günde Bu Kadar Olur Bektaşi’nin birine sormuşlar, “Dünya neden böyle inişli yokuşlu, dağlı taşlı, sarplı kayalı, dümdüz değil?” Bektaşi de “Be yahu altı günde yaratılan dünya işte bu kadar olur” demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Allah’ın İşine Karışmam Bektaşi babalarından biri bir gün hamama gider. Soyunup dökünerek içeri girer. Terlemek için göbek taşına yatar. Zihni daldan dala uçarak muhtelif mevzular üzerinde düşünmeye başlar. Bu sırada gözleri, hamam böceklerine ilişir. Bir müddet de onları tetkike girişir. Sonra kendi kendine, “Hey Allahım! Senin öyle garip hikmetlerin vardır ki, onları bir türlü anlayamam. Mesela şu hamam böceklerini ne diye yarattın? Haydi yarattın fakat şu mermerin içine niye kapattın? Niçin bu çirkef suların içine attın… diğer böcekler, dağlarda kırlarda kendilerine göre envayi yiyecekler dolu topraklarda gezip tozup bol bol karınlarını doyururken, yazık değil mi bu sıcakta bunalan bir zerre nafaka aramak için oradan oraya koşan bu zavallı mahluklara? Bari bir faydaları olsa yüreğim yanmaz”, diye söylenir. Yıkanır, temizlenir, hamamdan çıkar. Tekkesine gittikten sonra vücudunda bir kaşınma başlar. Şurasında burasında birtakım çıbanlar çıkar. Bilhassa oturacak yerindeki çıbanlar büyüyerek babanın başına büyük bir iş açar. Baba hekimden hekime koşar. Tavsiye edilen ilaçları yapar. Bunlardan fayda görmek bir tarafa dursun, bilakis günden güne ıstırabı artar. Vaziyeti gittikçe fenalaşır. Doğru dürüst oturmaya hasret kalır. Artık yüzüstü uzanarak ıstırabının şiddetinden günlerce, haftalarca, aylarca bas bas bağırır. Günün birinde eski dostlarından biri ziyarete gelir. Babayı o halde görünce müteessir olur. “Ne oldu baba erenler” diye sorar. Baba da şöylece yana yakıla derdini anlatmaya başlar. “Altı ay kadar evvel, hamama gittim. Hay gitmez olaydım. Hamamdan geldikten sonra vücudumu bir kaşıntı sardı. Çıbanlar çıkmaya başladı. Nihayet, bu hali aldı.” Tedavi ettirmedin mi? Ettirmez olur muyum hiç? Müracaat etmediğim hekim, kullanmadığım ilaç kalmadı. Merak teme. Ben sana bir ilaç tavsiye edeyim. Onu yap. Derhal ifakat bulursun. Aman… Amanı zamanı yok erenler. Bir haftada hiçbir şeyin kalmaz. Nedir bu ilaç? Hemen birini hamama gönder. On tane hamam böceği getirt. Onları bir havanda güzelce dövdür. Çıbanlarının üzerine sürdür. Eğer bir haftada çıbanların tamamıyla kurumazsa yüzüme tükür. Baba hemen, Derviş Mehmed, diye seslenir. Gelen dervişe, Çabuk şuradaki hamama git, on tane böcek tut getir, diye emir verir. Derviş Mehmed, hemen hamama koşarak böcekleri getirir. Zavallı hayvanlar bir havanda dövülür. Babanın çıbanlarına sürülür. İlaç daha ilk günden tesirini yapar. Bir hafta sonra çıbanlardan hiçbir eser kalmayarak baba erenler, dipdiri ayağa kalkar. Aradan bir müddet geçer. Baba Bursa’ya kadar bir seyahate çıkmak ister. O tarihte vapur olmadığı için Yemiş İskelesi’nden bir gemiye biner. Sakin ve latif bir havada gemi hareket eder. Baba, geminin baş tarafındaki tenha bir köşeye yerleşir. Sofrasını açar, ufaktan demlenmeye başlar. Gemi, müsait bir rüzgarla Hayırsız Adaları geçer. Bozburun’a doğru yaklaşır. Birden bire hava değişir. Müthiş bir fırtına kopar. Gemideki halk feryadü figana başlar. Yelkenler parçalanır. Geminin vaziyeti çok tehlikeli bir hal alır. Kaptan, bütün yolcuları geminin güvertesine toplayarak neticenin vahametini anlatır. “Ben elimden geleni yaptım. Artık iş Allaha kaldı. Şuraya oturun da hep bir ağızdan dua edin. Belki cenabı Hakkın merhameti imdadınıza yetişir” demeye mecbur kalır. Yolcular toparlanır, Büyük bir korku içinde Allaha yalvarmaya başlarlar. Bu sırada kaptanın gözü geminin baş tarafına ilişir. Yeşil sarıklı, beyaz tacını bir tarafa eğmiş, oraya yan gelmiş olan babayı demlenmekle meşgul görünce fena halde hiddetlenir. Hemen oraya fırlar. Babanın karşısına dikilerek, “Behey zındık herif! Allahtan korkmaz mısın? Herkes şurada zarî zarî inleyerek Allahtan merhamet dilenirken sen burada rakı içmeye utanmaz mısın” diye bağırmaya başlar. Baba, kaptanın sözlerini sonuna kadar dinler. Başını hafif hafif sallayarak manalı bir eda ile gülümser: “Bünü bak erenler! Ben, ömrümde bir defa O’nun işine karıştım. Tam altı ay kıçımın üstüne oturamadım. Neme lazım, benim. Deniz O’nun değil mi? İsterse batırır, isterse çıkarır. Siz uda edin. Ağlayın, sızlayın. Yalvarın yakarın, ne isterseniz yapın. Ben O’nun işine karışmam.” (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Yegane Dervişi Benim Bir hoca ile bir Bektaşi dervişi yol arkadaşı olmuş. Hocanın bir beygiri dervişin de bir merkebi vramış. Mevsim yaz olduğundan akşamüzeri bir çayırlık mahalle muvasalatlarından geceyi orada geçirmeye karar vermişler. Heybelerindeki nevaleden beraberce taam edip biraz konuştuktan sonra yatıp uyumak zamanı gelince, “Yarabbi, beygirimi sana emanet ettim, sen hıfz et” demiş. Bektaşi de, “Şeyhim, benim merkebi de sen bekle” demekle hoca hayretle, “Allaha emanet et, günaha giriyorsun, demiş ise de derviş aldırmamış. Yatıp uyumuşlar. Ertesi sabah kalktıkları zaman hocanın beygiri meydanda olmadığı halde Bektaşi’nin merkebi orada otlayıp duruyormuş. Bu hali gören hoca hayretle, “Bu nasıl şey” Allaha emanet ettiğim beygir gitmiş, Bektaşi’nin merkebi duruyor” diye söylenmeye başlayınca derviş, “Bunda hayret edilecek bir şey yok. Allahın kulu bir sen değilsin. Beygiri diğer kuluna verdi. Halbuki bizim şeyhin yegane dervişi benim. Tabii malımı sabaha kadar bekledi” diyerek hocayı da güldürmüş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Kim Bilir Kime Verdi? Bektaşi’nin biri nasılsa camiye gitmiş. Girerken eşeğini bağlayacak bir yer bulamayarak “Allaha emanet” diyerek avluda bırakıp içeri girmiş. Namazdan sonra çıkıp merkebi bulamayınca kendi kendine şöyle konuşmuş: “Kim bilir benim gibi nice insanlar kendisinden merkep istemişlerdir. Kim bilir kime verdi.” (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Hangisi Daha Uğursuzmuş? Avcı Sultan Mehmed diye anılan Dördüncü Mehmed bir gün akşama kadar uğraştığı halde, bütün attıkları boşa gider. Bunun sebebini sabahleyin ilk gördüğü adamın uğursuzluğuna hamlederek, “Saraydan çıkarken kapı önünde sallana sallana biri geçiyordu. Sivri külahlı, sırtı kamburumsu… Bana çabuk bulun” emrini vermiş. Hemen tanımışlar, meşhur Bektaşi Ayyaş Hamza. Karakullukçular yaka paça adamı huzuruna getirmiş. Öyle bir uğursuzun yaşama hakkı olmadığı için derhal asılmasına irade çıkar. Bektaşi der ki: “Sabahleyin ilk beni gördüğünüz için iki keklik bile vuramadınız. İyi ama padişahım, benim de bu sabah ilk gördüğüm siz oldunuz, fakat benim kellem gidiyor. Uğursuzluk hangimizde fazla? Cevap padişahın o kadar hoşuna gider ki hayatını bağışladıktan başka bir kese de altın verir. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Ah Şu Fareler Bektaşi’nin biri bir gün rakısını, mezesini yanına alarak mezarlığa koşmuş. İyice demlenip oraya sızmış. Bektaşi rüyasında farelerin toplanıp lezzetli etini kemirdiklerini görmüş. Bektaşi korkusundan yalvarmaya başlamış. “Yapmayın Allah aşkına. Vallahi ben daha ölmedim. İnanmazsanız rakı şişeleri işte şahidimdir. Buyurun, arzu ederseniz siz de demlenin, yalnız bana dokunmayın. Bakmış farelerden söz dinleyen yok, “Hay Allah kahretsin” demiş. Bektayi olacağıma keşke kedi olsaydım. Sizin bir okka samanınızdan otuz okka dumanınızdan çıkarırdım. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Onu Şımartıyorsunuz Hava son derece sıcak. Bektaşi’yi fena halde hararet sarmış. Çarşıya gitmiş, bir karpuz almış. Serin bir gölgelik bularak oraya oturmuş. Karpuzu yemeye hazırlanmış. Fakat kesip de ağzına bir lokma alır almaz, fena halde sinirlenerek evvela karpuzcuya bir küfür basmış, sonra da, “Hey Allahım, şu karpuzu halk ederken biraz şekeri mi esirgedin? Kullarına bir nimet ihsan edersin, fakat onu da hiçbir zaman tam vermezsin” diye söylenmeye başlamış. Karpuz son derece tatsızmış. Fakat Bektaşi verdiği paraya acıyarak atmaya kıyamamış. İçini yiyip kabuklarını bir kenara atarmış. O sırada oradan geçen bir fakirin gözüne karpuz kabukları ilişmiş. Fakir hemen oraya çömelmiş. Karpuz kabuklarını alıp kemirmeye ve kemirdikçe de, “Çok şükür yarabbi, bana bugün de bir nimet ihsan ettin. Aman ne leziz karpuzmuş”, diye söylenmeye başlamış. Bektaşi dayanamamış. Hemen yerinden fırlamış. Ellerini beline dayamış, “Ben onun içini yedim. Fakat tatsız olduğu için Allaha şükretmedim. Sen kabuklarını yiyorsun, hiç durmadan şükrediyorsun. İşte böyle fuzuli yere dalkavukluk ediyorsunuz, onu şımartıyorsunuz” diye bağırmış. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Kel Alıştırdınız Bektaşi’nin biri bir yer gidiyormuş. Giderken bir pınar başına varmış. Oraya oturmuş. Bakmış ki orada bir fakir yolcu soğan ile ekmek yiyor. Fakir ekmeği yedikten sonra “elhamdülillah, çok şükür yarabbi” demiş. Bunun üzerine Bektaşi “Yahu böyle soğanla ekmek yiyerek şükrettiğinizden değil mi ki Allahı kel alıştırdınız” demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Bektaşi’nin Bahtı Bir Bektaşi dervişi bir köye gider. Oralarda dolaşırken köylülerin meydana toplanıp hararetle konuştuklarını görür. Merak ederek bunun sebebini sorar. Köylüler yakaladıkları bir tilkiyi dervişe göstererek, “Sorma başımıza geleni” derler. “Şu hain tilkiyi görüyor musun? Ne kadar tavuğumuz varsa hepsini yedi. Nihayet kapan kurup tuttuk. Şimdi bu mendebura ne ceza verelim diye konuşuyoruz. Derviş hemen sırtından cüppesini çıkarıp tilkiye giydirdikten sonra salıverir. Tilki koşarken köylüler, “Eyvah” diye bağırırlar, “Aç hayvan serbest bırakılır mı? Gene tavukları yiyecek. Derviş pişkin bir tavırla, “İstediği kadar aç olsun. Üzerinde benim cüppem olduğu müddetçe bahtı kapanır, yiyecek bir şey bulamaz, açlıktan ölür gider, siz de kurtulursunuz” der. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Obur Bektaşi Umumi harpte Kayseri’nin askeri misafirhanesine perakende asker arasında Kırşehir’den, ensesi kalın, kalıbı yerinde bir de Bektaşi dervişi nefer gelir. Bir gün çavuşun biri zabitine gelerek, “Efendim” demiş, “Bu dedeyi hiçbir manga istemiyor. Emretseniz de başka tabura yollasak. Ne versek karnım doymadı, diyor.” “Adamcağıza bolca yemek verin de doysun.” “Aman efendim! Ne yapsak nafile. Geçen gün önüne doysun diye bir karavanayı koyduk, sildi süpürdü, doydu zannettik. Dedem, haydi bari bir dua et, dedik. Ne cevap verse beğenirsiniz?” “Ne dedi?” “Zeytinyağlı bulgur pilavı verdi diye Allaha yalvarmam. Bir kuzu ile bir tepsi baklava ihsan etsin ki ona her akşam bir hatim indireyim” dedi. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Bugünlerde Parası Yok Bektaşi gülmüş. Havyarcının kendisiyle alay ettiği kanaatine varmış. Çünkü o devirde 120 kuruşa bir kuzu, dört kuruşa bir okka et alınırken, 120 kuruşa bir yiyecek almak adama alay gibi gelirdi. Bektaşi, “Vay çapkın, benimle alay etti”, demiş. Yandaki dükkana girmiş. Ona da aynı şeyi sormuş. Aynı cevabı alınca, “Vay kerata! İşaret etti, benimle alay etti. Şu köşeyi döneyim de birbirine işaret edemeyen bir dükkana gireyim” demiş ve öyle yapmış. Orada da siyah havyarın okkasının 120 kuruş olduğunu öğrenince hakikate ermiş. Cebinden kesesini çıkarmış. Bakmış, üç kuruş otuz para var. İçi burkulmuş. Balık pazarından çıkmış. Eminönü’ne gelirken -eskiden orada sarraflar vardı- bir sarrafın kapısı açık kasasını görmüş. Sokulmuşx…-eskiden sarrafların çoğu Yahudi idi- sormuş: “Bezirgan, şu kasanın içindeki altınlar senin mi?” “Evet bizim.” “Yanındaki beşibirlikler?” “Onlar da bizim.” “O gerideki mecidiye yığını da senin mi?” “Bizim dedik ya, neden sordun?” “Hiç” demiş, (o sırada kesesinden çıkardığı üç kuruş otuz parayı da uzatıp) al bunu da onların yanına koy. Havyarı da sen ye, namazı da sen kıl, orucu da sen tut! Ben ona vereceğim cevabı bilirim, demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Evet Ama Hangi Pezevenge Yaptırdı? Bir Bektaşi her ne olursa olsun (Allahtan) dermiş. Bir gün bir külhanbeyi, bu Bektaşi’nin ensesine sultani bir sille aşketmiş. Bektaşi arkasına dönünce dönünce külhanbeyi, “Baba efendi!, ne bakıyorsun, Allahtan, demiş. Bektaşi hiç düşünmeden cevap vermiş, “Amenna, be imanım, ben de Allahtan olduğunu biliyorum ama hangi pezevengin eliyle yaptırdı diye merak ettim de ona bakıyorum. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) İstediği Ekmek Peynir Yok Bir fakir Bektaşi bir aşçı dükkanına girerek ne yemekleri olduğunu sorar, aşçı da yanındaki yemekleri sayar, zavallı bunları dinledikten sonra, “Çok şey, bu kadar yemek var da benim istediğim ekmek peynir yok” der çıkar gider. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Maden Olduğunu Bilmesem! Bektaşi fukaralarından (yani dervişlerinden) biri aç kalmış, açlık canına yettiğinden kendi kendine söylenirmiş, “Hey Allahım, kulunu yaratırsın sonra da rızkını vermeyip aç bırakırsın, aciz mahluklarınla eğlenmek yaraşır mı? Halim sana malum. Bari bana bir görün bana yardım et!” İşte böyle diyerek yürürken, yol üstünde parlak bir şey gözüne ilişir. Hemen alıp bakar ki sarı bir altın. Doğru şehre koşar, karnını doyurur, çubuğunu yakar. Liranın üstü olarak aldığı gümüş paralara baka baka şöyle söylenir: “Hey kudretine hayran olduğum sarı mangır, hani senin maden olduğunu bilmesem mutlaka Allah diye sana tapardım.” (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Acaba Allah’ın Yazısı Güzel Midir? Bir mecliste Kuranı Kerim fesahat ve belagatinden ve kelamullahın güzellik ve ulviyetinden bahsolunduğu sırada huzzardan biri, “Kelamullah bu güzeldir. Acaba hattullah nasıldır”, demekle o mecliste hazır bulunan tarikat-ı nazenin mensubundan bir zat, “Hiç merak etme birader, çok berbat bir şeydir” der. Bu sözden dûçâr-ı hayret olan ahl-i meclis hep birden, “Baba Efendi, nerden bildiniz” demelerine derviş cevaben, “Alnımın kara yazısından” cevabını verir. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Rızkını vermeyecem! Bektaşi’nin birinin karnı acıkmış. Su başına giderek çamurdan adam yapmaya başlamış. Yanına birisi gelerek “ne yapasın” diye sormuş. O da cevaben “rızkını vermeyecek olduktan sonra ben de adam yaparım” demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Gözleri Üstünde Kalmış Vaizin biri vazederken, “Ey cemaat! Kısmet-i ezelide Allah, halkın rızıklarını dört hisseye ayırmıştır. Ulema, bunun birini bir eliyle, diğerini öteki eliyle, üçüncüsünü de ağzıyla tutmuş, dördüncü hisseyi de sayir halka taksim etmiştir, deyince cemaat arasında bulunan bir Bektaşi “O hissede dahi hepsinin gözleri kalmıştır, demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Niçin taciz olsunlar Bektaşi’nin biri, cigara içerken sofu, -meşrep hocanın biri “sağında ve solundaki amel defterini yazan melekleri cigaranın dumanı ile taciz ediyorsun” demiş. Bektaşi de “Hey hocam, ben yirmi otuz senedir cigara içerim. Elbet onlar da tiryaki olmuşlardır, niçin taciz olsunlar” demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Senin Gibi Hocanın Benim Gibi Melaikesi Olur Hocanın biri namazını kılıp etrafına selam verirken yanına sokulan bir Bektaşi “Aleykum selam” deyince hoca, “Be adam, sen kimsin, namazını fasid ettin” deyince Bektaşi de “Sen selam verdin ben de aldım” demiş. Hoca “Ben sana değil melaikelere selam verdim” deyince Bektaşi “Erenler ben de melaikeyim” deyince hoca “Ulan defol git, sen nasıl melaike olursun” deyince Bektaşi sakin sakin “İmanım kızma, senin gibi hocanın benim gibi melaikesi olur” demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Cümbüş Bektaşi’nin biri dergahın kapısına çömelmiş çubuğunu çekerken bir cenaze geçer. Hafifçe doğrularak cemaatin birine sorar, “Kim bu?” “Tamburi Esad Efendi.” Az sonra bir cenaze bir cenaze daha görünür. Bektaşi yine sorar: “Bu kim?” “Udi Ali Efendi.” Biraz sonra bir cenaze daha görünür. Erenler tekrar sora, “Bu da kim?” “Gazelhan Hafız Safved Efendi…” Çok geçmeden, Darbukacı Hazım’ın cenazesinin geçtiğini de gören Bektaşi çubuğundan uzun bir nefes çekip gülümser: “Desene bu akşam cennette cümbüş var.” (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) İftar Sofrasında Tartışma Bir ramazan gecesi, eski paşalardan biri konağında şehrin belli başlı ulemasına bir iftar verir. Alimler arasında yeniden diriliş hakkında bir ilmi tartışma başlar. Alimlerden biri Allahın bazı kimseleri öldürdükten sonra tekrar dirilttiğini enbiya tarihinden alınmış vakalar ve birtakım akli nakli delillerle ispata çalışır. Fakat öteki alim, böyle mucizeleri kabul etmediğini, ölen bir insanın yeniden dirilmesinin akla sığmadığını söyler. Davetliler arasında bir de Bektaşi vardır. Baba erenler, o gün nasılsa oruç tutmuş ve dehşetli acıkmış olduğu için bir an evvel önündeki nefis yemeklere saldırmak ister. İftar yarım saat geçtiği halde kimsenin sofraya el uzatmadığını görünce Bektaşi dayanamaz ve yüksek sesle, “Sayın alimler” demiş, görüyordum ki münakaşanın sonu gelmeyecek, müsaade buyurursanız aciz ve cehlime rağmen ben hakemlik yapayım. Eğer itiraz kabul etmeyecek bir delille davayı bir dakikada kestirip atmazsam yeni siz münazaranıza davet buyurursunuz. Hocalar ve diğer davetliler Bektaşi’nin teklifini kabul eder. Baba erenler, insanın öldükten sonra dirilmesini kabul etmeyen müderrise sorar: “İnsanı kim yarattı?” “Allahu Teala.” “Peki insanı bir defa yaratan bir kudretin bir ikinci defa yaratmasına ne mani görüyorsun” der ve iftar sofrasındaki yemeklere saldırır. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Sırat köprüsü Bektaşinin biri bir gün meyhaneye oturmuş, demleniyormuş. O sırada yanına bir hoca yaklaşıp, “Behey adam” demiş. Yarın Tanrının huzuruna çıkıp Sırat Köprüsü’nden geçeceksin, sende hiç korku yok mu? Bektaşi, “Sırat Köprüsü nasıl bir şeydir” diye sormuş. Hoca “Kıldan ince, kılıçtan keskin” demiş. “Peki korkuluğu var mı?” “Yok.” Bektaşi başını kaldırmış, “Öyleyse cumburlop” demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Tutar Sahibine Teslim Ederim Yanya Vilayeti’nin Parmadi Kasabası’nın köylerinden birine bir hoca gelerek misafir olmuş. Karye ahalisi kamilen tarikat-i Bektaşi’ye mensup olduklarından usul ve âdât-ı tarîk vechiyle misafiri ellerinden geldiği kadar ikram ve îvâz eylemişler. O esnada bir köylü gelerek hoca efendiye sormuş: “Hoca efendi, ben geçen gün bir koyun çaldım. Bunun günahı var mı?” “Tabii günahı vardır. Tövbe eder ve koyunu sahibine iade eylersen günahtan kurtulursun.” “Fakat koyunu kesip yedim.” “O halde sahibine bedelini verir ve onunla helalleşirsin.” “Sahibini de bilmem. Buradan sürü ile geçiyorlardı.” “Öyle ise yarın rûz-i kıyamette o koyun çıkar, senden bu beni çaldı diye davacılık eyler.” “Madem ki koyun çıkacak, boynuzlarından tutar orada sahibine iade ve teslim ederim olur biter.” (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Cenabı Hak seni affetti Vaktiyle Bektaşi’nin biri rüyasında kıyametin koptuğunu görmüş, sonra mahşer kurulmuş, sonra bütün günahlarının kırk elli çuvala doldurulmuş olduğunu görmüş. Yirmi beş otuz deveye günah çuvallarını yükleterek bu develeri çekmiş. Cehenneme götürmüş. “Günahın kadar yan” diye melekler tarafından emredilince develerde büyüklü küçüklü birçok çanlar da asılı olduğu halde çekip bir ovada giderken bir adamın omzunda ufak bir heybe ile gitmekte olduğunu görüp o adama nereye gittiğini sormuş. O adam da cehenneme gittiğini ve günahının hepsinin de heybenin içinde bulunduğunu söylemesi üzerine Bektaşi “Adam sen de, o kadarcık günah için cehenneme mi gidilir, o heybeyi de bana ver, benim kara devenin hatabına asayım, senin günahın kadar da yanıvereyim, sen yorulma” diyerek heybeyi deveye asmış, o adamı yoldan çevirerek devleri çekip yine yoluna devam etmiş. Biraz ileri varınca önünde birçok melek gelip “Sen o adamın heybesini devene atıp onun günahı miktarı da yanıverecek olduğun için Cenabı Hak bu cömertliğinden hoşlanıp seni affetti; çuvallardaki günahını buraya boşalt da dön git” demişler. Bektaşi de öyle yaparak boş çuvalları develere yükletip sevinerek oradan dönmüş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Fakirlik İyi Midir? Bir mecliste fakirliğin iyiliğinden, fukara-yı sâbirînin cennete daha evvel gireceklerinden, ahrette mazhar olacakları lûtf u kerem-i Hüdâdan söz ediliyormuş. Bir zat, “Baba efendi, siz ne dersiniz” demiş. Derviş “Evet dediğiniz gibidir. Ancak ben Cenab-ı Haktan bunun muhalifi olan fenalığı bana vermesini isterim” cevabını vermiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Sırat’ı Deniz’den Geçeceğim Bir kurban bayramı arifesinde, herkes kurbanlık koyun götürürken meşhur Bektaşi babalarından Nâfi baba, kocaman bir torik almış. Evine gidiyormuş. Yolda rastladığı ahbapları ona takılmış: “Ne o erenler, Kurban yerine torik mi aldınız?” Nâfi Baba gülümseyerek cevap vermiş, “Evet canlar, fakir bu sene Sıratı denizden geçmek niyetinde olduğundan derya kuzusu kurban edeceğim.” (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Benimle Beraber Gömünüz Bektaşi fukarasından birini daima yanından ayırmadığı sevgili bir nefîri vardı. Bir gün derviş hastalanıp iade-i afiyet etmesinden kat’ı ümid olunur. Arkadaşları yanına gelip, “İnşallah, kesb-i sıhhat ve afiyet edersin. Fakat her ihtimali nazar-ı dikkate almak icap eder. İnsan vasiyet etmekle göçmek iktiza etmez. Eğer bir vasiyetiniz, son arzunuz varsa haber veriniz” derler. Derviş, “Son arzum benim sevgili nefirimi benimle beraber gömmenizdir” dedikte huzzar hayretle, “Onu mezarda ne yapacaksınız?” der. “Dünyada bana çok defa lazım oldu. Mahşerde de lazım olacağına şüphem yoktur. Çünkü orada yuh borusu çalacak çokları vardır. Onlara karşı yuf borusu çalacağım” cevabını verir. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) En Yüksek Direk Cennet Yoludur Bir hoca, bir Bektaşi dervişi refik olarak seyahate çıkmış. O zamanlarda vapur mevcut olmadığından ve deniz seferi yelken gemileriyle icra edildiğinden bunlar da bir gemiye binerek İstanbul’dan hareket eder. Gemi Marmara Denizi’nde müthiş bir fırtınaya tutulur. Dağlar gibi dalgalar hücum etmeye başlar. Hoca Efendi derhal diz çökerek dua etmeye bütün yolcuları ve gemi mürettebatını davet eder. Cümlesi duaya başlar. Yelkenleri, gemiyi idare edecek, gemiyi kullanacak kimse kalmaz. Kaptan şaşırır. Bağırır, çağırır. Mürettebat aldırmaz. Müthiş bir tehlike baş gösterir. Kaptan Bektaşi babasının nezdinde koşarak, “Aman baba efendi, şunlara bir söz anlat. Yoksa mahvolduk” demekle baba ayağa kalkar ve haykırır, “Ey cemaat, siz yanlış yapıyorsunuz. Sizin bu duanız denizde değil karada olur. Şimdi en yüksek direğe çıkan cennete gider. Haydi deniz duasına, haydi yelkenlere ve direklere.” Bunun üzerine mürettebat iş başına müracaat eder. Gemiyi de kurtarır. Hoca, Bektaşi babasına der ki, “Cennetin yolunun en yüksek direkte olduğunu hangi kitapta gördün?” “Bunu bir kitapta görmedim. Fakat senin duan ile az kaldı, deniz yolundan cennete gidecektik. Bereket versin ki ben direk yolunu buldum ve gösterdim.” (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Ahrette Nasıl Yanacaklar? Bir Ramazan akşamı, kibarlardan birini konağında iftar varmış. Davetlilerden zayıf, cılız imamın biri top atılıp oruç bozulduktan ve karşısında oturan iki şişman Bektaşi babasını hayret ve ibretle süzdükten sonra, “Dünyamızda orucu yer, rakıyı içer, namazı geçer, şişmanlarsınız. Yarın ahrette bu kocaman gövdelerin nasıl yanacağını düşünüyorum” deyince babalardan yaşlıcası, “İmanım, düşündüğün şeye bak. Biz dünyada yer içer yaşarız. Cehennemlik oluruz. Yarın ahrette zebaniler bizi tuttukları gibi ateşe atar. Halbuki fazla şişman olduğumuzdan ateş puf diye söner. Zebaniler ‘aman ateş söndü, getirin kuruları’ diye bağrışır. O zaman sizin gibi kuruları getirip altımıza koyarlar. Kuru olduğunuzdan derhal alev alırsınız. Hocam böylece sizin narınıza biz de yanarız” demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Cehennemlik Olduğuna Şüphe Yok Bektaşinin birine, “İyilerin cennete, kötülerin cehenneme girecekleri söylenir. Cennetle cehennem acaba dolmayacak mı” demişler. Bektaşi cevaben “Cenneti bilmem ama cehennemin dolacağını zannederim. Çünkü görüştüklerimizin çoğunun cehennemlik odluna şüphe yok.” (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Yakmayan Yeri Var Mı? Bektaşi’ye, “Cehennem yedi kattır” demişler. Birinci katında beynamazlar yanacak, ikinci katında küfürbazlar yanacak, üçüncü katında kumarbazlar, dördüncü katında…” Bektaşi hemen atılmış, “Uzatma be imanım. Yakmayan yeri var mı şunun, sen ondan haber ver.” (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Bugün Hiç İştahım Yoktur Bektaşi fukarasından biri seyahat ettiği sırada zuhur eden bir fırtına büyük bir tehlike teşkil eder. Herkes şaşırır. O sırada yolculardan biri babanın yanına gelerek, “Baba efendi! Zannederim ki bu akşam meleklerle beraber cennet taam edeceksiniz” deyince derhal, “Aman evlat, bu akşam hiç iştahım yoktur. Bu taam diğer bir akşama kalsın” cevabını verir. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Sıcak Yer Bektaşi kışa rastlayan bir Ramazan gününde son derece üşümüş. Barınacak bir yer bulamamış. Bir köy mescidine dalmış. Orada vaaz veren bir hoca, cehennemin kaynar ateşinden, günahkârların o kızgın ateşte nasıl yanacaklarını anlatırken soğuktan çeneli birbirine çarpan Bektaşi dayanamamış, “Erenler” demiş, “Eğer dünyanın soğuğu böyle devam ederse, hemen beni cehennemin defterine yaz. Rabbena hakkı için derhal gönüllü giderim.” (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Bektaşi Cephede Bir harp sırasında Bektaşi dedesi “Şem’ullah” da gönüllü olarak katılmıştı. İltihak ettiği bölükle cepheye sevkedilen Bektaşi birkaç arkadaşı ile beraber keşif koluna çıkarılmıştı. Birden fundalıklar arasında gizlenmiş bir düşman erinin şiddetli makineli tüfek ateşiyle karşılaştılar. Derhal kendisini sağ ilerisindeki çukura atan Şem’ullah, bir kurşunla düşman erini öldürdü. Fakat ne yazık ki arkadaşları da şehit olmuştu. Öldürdüğü düşmandan aldığı makineli tüfekle birlikte yalnız olarak bölüğüne dönen Şem’ullah’a komutan sordu, “Arkadaşların nerede?” Soğukkanlılığını muhafaza eden dede, hemen şu cevabı verdi: “Komutanım dost ve düşman hepsi ‘cennet’ diye koşuştular ve öldüler, bilmiyorum şimdi neredeler.” (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) Cehennemin Lisanı Bektaşi babalarından birine, sofulardan biri, “Baba efendi, Farisî lisanına cehennem lisanıdır diyorlar. Acaba doğru mudur” diye sorar. Baba şu cevabı verir, “Belki de öyledir. Fakat yine de öğrenmelidir. Çünkü yarın nereye gideceğini bilemezsin ki… Şayet cehenneme gidersen, hazır onların dilini öğrenmiş olur sıkıntı çekmezsin.” (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) ___Üzüm suyu ___ Sultan Abdülmecid bir gün Boğaziçi'nde büyük bir bağın tam ortasındaki köşkünde oturan bir Bektaşi babasını ziyarete gitmiş. Bektaşi, o gün komşu bağdaki bir arkadaşını ziyarete gitmiş. O dönünceye kadar padişah bağın her tarafını dolaşmış. Bektaşi dönünce karşılıklı konuşmaya başlamışlar. 'Erenler bağın maşallah çok büyük. Üzümünü ne yapıyorsun?' 'Müritlerle ve canlarla birlikte yeriz Sultanım.' 'Buradaki üzüm yemekle biter mi?' 'Yemediğimizi de sıkıp fıçılara basar, suyunu içeriz!' 'Peki ama, sıkılmış üzüm şarap olmaz mı?' 'Vallahi Sultanım, biz üzümü sıkıp fıçılara basarız. Allah ne isterse o olur. Üst tarafına karışmak haddimize mi?' ------------ --------- --------- ----- ___Siz de atın ___ Hoca, camide içkinin kötülüğünden bahsediyormuş . Cemaat arasında bulunan Bektaşi'nin fena halde canı sıkılmış. Gitmek üzere kalkayım derken, koynundaki şarap şişesi kayıp yere düşmüş. Baba hiç istifini bozmadan şöyle konuşmuş: - 'Kör olasıcayı işte kaldırıp attım. Sizde varsa, tam zamanı! Siz de atın!' ------------ --------- --------- ----- ___Kendisinde olmayanı ____ Bektaşi, camide namazdan sonra dua etmiş: - 'Ey ulu Tanrım, bana bir rakı parasi ver!' Yanında namazını bitiren softa da, ellerini kaldırmış: - 'Rabbim, bana iman ver!' İki duayı da işiten hoca, Bektaşiye: - 'Bak, herkes ne istiyor Tanrı'dan, sen rakı parası. Utanmıyor musun?' demiş. Bektaşi usulca: - 'Ne yapalım hoca efendi, herkes kendisinde olmayanı ister', demiş. ------------ --------- --------- ----- _____Bir gün eksik_____ İki müslüman sohbet ediyorlarmış. Biri diğerine tüm Ramazan boyunca hasta olduğundan yakınmış ve bu nedenle sadece bir gün niyetlenebildiğ ini, diğer günler ne yazık ki hastalığından ötürü oruç tutamadığını söylemiş. Bektaşi de aralarında... Bir ara dinleyici konumundaki bektaşiye de sormuş, 'Erenler, sen kaç gün oruç tuttun?' - 'Ben de rahatsızdım, arkadaştan bir gün eksik tutabildim ancak' ------------ --------- --------- ----- ___Dilenci olmazdın ____ Dilencinin biri, Bektaşi'ye: 'Bir sadaka ver sana dua edeyim.' Bektaşi on para verdikten sonra dilenciye dönerek: 'Duanı istemem.' Dilenci sorar: 'Neden?' 'Eğer duan kabul olsaydı, sen dilenci olmazdın!' ------------ --------- --------- ----- ___Niyet ____ Bektaşi'ye, sahurda sorarlar: 'Oruca nasıl niyet etmeli?' Bektaşi, tıka basa yedikten sonra cevap verir: 'Dayanırsam tutarım, dayanamazsam yutarım diye niyet edip ağzını çalkalamalı.' ------------ --------- --------- ----- ____Zina aleti ___ Kadı, Bektaşiye sorar: 'Rakı şişesi taşımaya utanmıyor musun?' Bektaşi: 'Ben de zina aleti de var kadı efendi de, kullanmadıktan sonra, o suçu işlemiş olmam ki.' ------------ --------- --------- ------ ___Su katıyorlar___ Bektaşinin birini ramazanda içki içtiği için yaka paça kadıya götürürler. Çakırkeyif Bektaşi'yi görür görmez kadı: - 'Behey kafir! Bu yaşta hala içiyorsun bu zıkkımı. Utanmıyor musun? Bilmiyor musun haram olduğunu?' der. - 'Sırtınızdaki ipek kaftan da haramdır...' diye karşılık verir Bektaşi. Kadı: - 'Bunun içine pamuk katarlar.' Bektaşi: - 'Dünyada doğru adam mı kaldı, şaraba da yarı yarıya su katıyorlar... '